19 Nisan 2025 Cumartesi

Hikâyeyi kim anlatıyor?

Hikâyeyi kim anlatıyor?


Senarist de bir yazar değil mi? 

Ne bir edebiyat eleştirmeni ne de bir sinema yorumcusuyum. Ama iyi bir okuyucuyum ve iyi bir film izleyicisiyim. Geçenlerde bir film izlemeye başladım. O kadar içine girdim ki, hikâye bana tanıdık geldi. İçimden dedim ki: "Bu kesin bir kitaptan uyarlanmıştır." Hemen filmi durdurup telefona sarıldım: "X filmi kitap uyarlaması mı?" diye arattım.

Sonra bir anda durdum.

Ya bu hikâye özgünse? Ya bir senarist yazdıysa?
Neden ilk aklıma gelen şey, “Hangi kitaptan uyarlandı?” oldu?

Kendime haksızlık ettiğimi düşündüm… Ya da bir başkasına.

İşte o an fark ettim — çoğumuz gibi ben de senaristi arka plana itmişim. Oysa film beni içine çektiyse, karakterler bana gerçek geldiyse, hikâye beni etkilediyse… bunu kim başardı?

Senarist de bir yazar değil mi?

Yazarlar hayal kurar deriz; peki senaristler kurmaz mı? Yazar karakter yaratır, olay örgüsü kurar, duygu aktarır. Aynısını senaristler de yapar. Peki neden biri “yazar” olurken diğeri sadece “teknik bir çalışan” gibi görülür?

Çünkü senarist yazdığında ortaya bir kitap değil de bir senaryo çıkar. İşte o zaman her şey değişir. Ne garip, değil mi? Hikâye onların aklından çıkar, ama afişte isimleri en küçük puntoda yer alır — ya da hiç yer almaz. Herkes oyuncuyu över, yönetmeni över, müziği över. Senarist? Görünmeyen bir kalem gibi…

Oysa tek fark, anlatma biçimi.
Biri okumamız için yazar, diğeri izlememiz için.

Bir roman filme uyarlandığında, “X kitabından uyarlanmıştır” deriz. Kitap zaten raflardadır, adı da yazarı da bilinir.

Peki ya tam tersi olduğunda? Bir senarist film yazar, film çok popüler olur, sonra bu filmden bir kitap yazılır… O kitapta senaristin adı geçer mi?

Çoğu zaman hayır.
Filmden romana dönüşen hikâye, sanki gökten düşmüş gibi sunulur.

Yaratıcılığı biçimlere bölmek, hikâyeyi küçültmekten başka bir şey değildir. Senaryo da bir edebi metindir. Roman bazen sadece sahnelerden ibarettir. Takip etmemiz gereken şey hikâyenin izi olmalı, kalıplar değil.

  Filmlerde veya tiyatroda duyduğumuz bazı replikler, kitaplarda veya felsefe kitaplarında bile bulunmayabilir. Bu, senaristlerin özgün ve etkileyici diyaloglar yaratabildiğinin bir göstergesidir.

 20 yıl önce bir senaristin yazdığı bir senaryonun bugün filmlerde karşımıza çıkabilmesi, senaryoların zaman ötesi bir değer taşıyabileceğini gösteriyor.

 İnsanların okuma alışkanlığının cok azaldığı günümüzde, filmler aracılığıyla öğrenilen bilgilerin gerçek hayatta "kendi birikimi" gibi anlatılması, senaryoların ve filmlerin ne kadar etkili birer anlatı aracı olduğunu ortaya koyuyor.

Çünkü aslolan biçim değil, anlatımdır.
Hikâye anlatan herkes yazardır. Nokta.

Aklımdan geçen başka bir düşünce: Bir roman filme uyarlandığında yazarın adı gururla söylenir. Film yorumları bile “kitabını okuyan var mı?” diye başlar. Ama bir film senaryosundan kitap yazıldığında neden kimse “senaryodan uyarlandı” demez? Hatta çoğu zaman, o kitap senaristin adını bile taşımaz.

Mesela Esaretin Bedeli, Stephen King'in öyküsünden uyarlandı denir ve herkes bilir. Ama Inception bir roman olsaydı, Christopher Nolan’ın adı kapağa yazılır mıydı, emin değilim.

Trajikomik bir gerçek: Shakespeare bir oyun yazarıydı. Bugün yaşasaydı, belki de ona sadece “dizi yazarı” derlerdi.

Kitap yazarsan “büyük edebiyatçı” olursun. Senaryo yazarsan en fazla “diyaloglar iyiydi” derler. Sanki senarist, yönetmenin emrinde çalışan bir metin ustası. Oysa yönetmen, senaryo olmadan film çekemez. Ama yazar, kitabını tek başına yazabilir.

J.K. Rowling, Harry Potter filmlerinden milyonlar kazanıyor. Ama özgün senaryo yazan birçok senarist, tek seferlik ücretle yetinmek zorunda kalıyor. Game of Thrones kitapken yazarın adıyla büyüdü. Ama diziye uyarlayan senaristler, hep arka planda kaldı.

Yine kafam karıştı: O romanı filme uyarlayan da bir senarist değil mi?
O da yazmıyor mu?

Bir roman yazarı olmadan kitap olmaz. Ama bir senarist olmadan da film olmaz.
Ve çoğu zaman senarist hem yazarıdır hikâyenin, hem mimarıdır yapının. Hem duyguyu, hem görselliği kurar.

(Not: Bu yazıyı senaryoya dönüştürsem, kimse yazarının kim olduğunu sormazdı.)

Aklıma gelen başka bir şey: Neden neredeyse hiç “senaryodan uyarlanmıştır” ifadesi görmeyiz?

Şimdi de tiyatro geldi aklıma. Opera... Neyse, beynimin ayar düğmeleriyle fazla oynamayayım. 😅

Buradan senaristlere bir önerim var: Bir sonraki senaryonuzu yazmayın. Onu roman olarak yazın. İşte o zaman herkes dikkate alacak.
(Ta ki bir sonraki grev olana kadar.)

Bir dahaki sefere etkileyici bir film izlediğinizde, jenerikte senaristin adını arayın.
Çünkü o görüntülerin, o duyguların arkasında bir yazar var.
Gerçek bir yazar. Bildikleriniz gibi.

Yalnızca Kitaptaki Yazarı mı Aramalıyız?

Ve belki de artık hep birlikte şöyle demenin zamanı geldi:
Senarist de yazardır.

Bazıları itiraz edebilir: "Senaryo ayrı, kitap ayrı—birbirine karıştırmayın!" Tabii ki farklılar—biri sahnelerle, diğeri sayfalarla yazar. Ama bu, anlatıcının emeğini küçültmez. Tıpkı bir ressamla bir grafik tasarımcıyı, bir ticari pilotla bir özel jet pilotunu, bir gazeteciyle bir kurmaca yazarını ya da bir veri bilimciyle bir veri analistini ayırdığımız gibi... Sonuçta herkes bir kalem tutar (ya da klavyeye dokunur). Herkes kendi yolundan yazsın—ben hepsini keyifle okurum.

Sonuçta, her hikayede biraz kendimizden bir şeyler bulmuyor muyuz?

                                        —Yigit Brave Cesur | Apr 19, 2025


-------------------------------------------------------------------------------------------


Who’s Telling the Story?

Isn’t the screenwriter a writer too?

I’m not a literary critic or a film reviewer. But I’m a good reader and a keen movie watcher. Recently, I started watching a film. I got so immersed in it that the story felt familiar. I thought to myself, “This must be based on a book.” I immediately paused the movie, grabbed my phone, and searched: “Is [X Movie] based on a novel?”

Then suddenly, I stopped.

What if this story is original?
What if it was written by a screenwriter?
Why was my first instinct to ask, “What book is this adapted from?”

I felt like I had done someone an injustice — maybe even myself.

That’s when I realized — like many others, I had pushed the screenwriter into the background. Yet if the film drew me in, if the characters felt real, if the story moved me… who accomplished that?

Isn’t the screenwriter a writer too?

We say writers imagine worlds — don’t screenwriters do the same? Writers create characters, weave plots, convey emotions. Screenwriters do all of that too. So why is one called a “writer” and the other seen as just a “technician”?

Because when a screenwriter writes, the result isn’t a novel — it’s a script. And that changes everything. Strange, isn’t it? The story comes from their mind, but their name is in the tiniest font on the movie poster — if it’s there at all. Everyone praises the actors, the director, the soundtrack. The screenwriter? Invisible. Like a ghost with a pen.

And yet, the only difference is in how the story is told.
One writes for us to read.
The other writes for us to watch.

When a novel is turned into a film, we proudly say: “Adapted from the book by X.” The book is already on shelves, the author’s name well known.

But what about the reverse? A screenwriter writes a film, it becomes hugely popular, and then a novel is written based on the movie… Does that novel mention the screenwriter’s name?

Most of the time, no.
The story, adapted from the film, is presented as if it fell from the sky.

Dividing creativity by format only diminishes storytelling. A screenplay is a literary work. Sometimes a novel is nothing more than a sequence of scenes. What matters isn’t the shape of the story, but the story itself.

Some of the unforgettable and magnificent lines we hear in movies or theater may not even be found in books or philosophy books. This is an indication that screenwriters can create original and impressive dialogues.

The fact that a script written by a screenwriter 20 years ago can appear in movies today shows that screenplays can have a timeless value.

In today's world where people's reading habits have decreased a lot, the fact that information learned through movies is told as "their own accumulation" in real life reveals how effective scripts and movies are as narrative tools.

Because form doesn’t matter — storytelling does.
Anyone who tells a story is a writer. Period.

Here’s another thought: when a book is adapted into a film, the author is celebrated. Even reviews start with “Have you read the book?” But when a film becomes a book, no one says “Adapted from the screenplay.” Often, the screenwriter’s name doesn’t even appear.

Take The Shawshank Redemption — everyone knows it was adapted from a Stephen King story. But what if Inception had been a novel first? Would Christopher Nolan’s name have appeared proudly on the cover? I’m not so sure.

Here’s a tragicomic truth: Shakespeare was a playwright. If he were alive today, we might just call him a TV- Soap Opera  writer.

Write a book, and you’re a literary giant.
Write a screenplay, and the best you’ll hear is “the dialogue was good.”
As if the screenwriter is just a text technician serving the director.
But a director can’t shoot a film without a screenplay.
A novelist can write a book alone — but so can a screenwriter craft a story from scratch.

J.K. Rowling makes millions from the Harry Potter films.
But original screenwriters often settle for a one-time payment.
Game of Thrones gained fame with the author’s name.
But the screenwriters who adapted it for TV stayed in the shadows.

Wait a minute — the person adapting the book into a film… is also a screenwriter, right?
Aren’t they writing too?

There’s no novel without a writer.
But there’s no movie without a screenwriter either.

And often, the screenwriter is both the author of the story and the architect of its structure — shaping emotion and vision.

(Note: If I had turned this essay into a screenplay, no one would ask who wrote it.)

Here’s another thing I wonder: Why don’t we ever see “Adapted from a screenplay” on book covers?

Now I’m thinking about theater. And opera.
Maybe I should stop playing with the dials in my brain. 😅

So here’s a humble suggestion to screenwriters:
Next time, don’t write a screenplay.
Write it as a novel first.
Then everyone will take it seriously.
(At least until the next writers’ strike.)

Next time you watch a great film, look for the screenwriter’s name in the credits.

Because behind those images, behind those emotions, there is a writer.

A real writer. Just like the ones you already admire.

Should We Only Look for the Author on the Book Cover?
Maybe it’s time we all said this, together:

The screenwriter is a writer I call as Author too.

Some might object: "A screenplay is one thing, a book is another—don’t mix them up!" Sure, they’re different—one writes in scenes, the other in pages. But that doesn’t diminish the storyteller’s effort. Just like we distinguish between a painter and a graphic designer, a commercial pilot and a private jet pilot, a journalist and a fiction writer, or a data scientist and a data analyst… in the end, everyone holds a pen (or a keyboard). Let everyone write in their own way—I'll gladly read them all.

After all, isn’t there a little piece of ourselves in every story?

                                                                            —Yigit Brave Cesur | Apr 19, 2025

10 Nisan 2025 Perşembe

Slamdog Cevaplar


SLAMDOG CEVAPLAR 

 -Cevaplari biliyordum . Ama sorulari degil.     

100 USD uzerindeki resmin "Benjamin Franklin"e ait oldugunu biliyordu ama "Gandhi"nin  hangi Rupi banknot uzerinde oldugunu bilmiyor. 

-Bana bu soruyu sormadilar , cunku sorsalardi, bilemezdim.   

 Slamdog Milionaire filminden.

Filmdeki egitimsiz Jamal'in bilgi birikiminin, genellikle rastlantısal ve hayatın zorlu deneyimleriyle şekillenmiş olması çok çarpıcıydi.

Filmde Jamal’ın hayatın acımasızlığıyla şekillenen bilgi dağarcığı, eğitimle değil, genellikle rastlantısal ve hayatın zorlu deneyimleriyle şekillenmiş olması çok çarpıcıydi. Bu çoğu zamanla en geçerli olanı değil midir ? 

Sorularla karşılaştığımızda fark ederiz aslında neyi bilip neyi bilmediğimizi. Hayat da tam olarak böyle değil mi zaten? Once test eder , sonra öğretmez mi ? Her adımda yeni bir soru, yeni bir sınav.

Birazcık benim kişisel prensibime benziyor. " Bana soruldugunda, cevap veriririm. "  Cevabını bilirsem seve seve yanıtım sizindir. Bilmezsem , suskunluğum benimdir." 

                                  

                             Yigit Brave Cesur 

                             10 Nisan, 2025


----------------------------------------------------------


SLAMDOG ANSWERS

—I knew the answers. But not the questions.

He knew that the face on the 100 USD bill was Benjamin Franklin, but he didn’t know which rupee note featured Gandhi.

—They didn’t ask me that question, because if they had, I wouldn’t have known.

From the film Slumdog Millionaire.

It was striking how Jamal, an uneducated character, had built up a store of knowledge shaped by random events and the harsh experiences of life.

Jamal's knowledge, forged in the furnace of life’s cruelty—not through formal education but mostly through chance and adversity—was incredibly compelling. Isn’t that, more often than not, the most valid kind of wisdom?

It’s only when faced with questions that we truly discover what we know and what we don’t. And isn't life exactly like that? Doesn’t it test us first, and teach us later? Each step brings a new question, a new exam.

In a way, it mirrors my personal principle: “When asked, I respond.” If I know the answer, it is gladly yours. If I don’t, then my silence is mine alone."


                            Yigit Brave Cesur  

                             April 10, 2025



8 Nisan 2025 Salı

Başarı Demode Olduysa?


Başarı Demode Olduysa?  


Başarı mı? 
"Başarılı" diye övündüğümüz kavram, aslında bize ait bile değil.Artık demode.

Sistemin dayattığı bir "checklist" gibi. Daha çok para, daha çok takipçi, daha çok unvan...  

Asıl trend, bıraktığın ölçülebilir etki ("etkili")ve optimize edilmiş çabanın getirdiği verimlilik ("verimli"). 
Sizce , Maddiyat, algıyı değil, dikkati yönetmiyor mu?  Dikkatimizi satın alan sistem, gerçek değeri görmemizi engeller.
Ama gerçek değer yarattığın sonuçlarda saklı.  
Unutmayın, gürültü yapan değil, fark yaratan iz bırakır.

Gürültüye aldananlar geçici tatminlerle yetinirken, "fark yaratan sessizlik" asıl devrimi yaratıyor. Simyacı misali, değersiz görüneni dönüştürenler, algoritmaları değil kültürü değiştiriyor.  

Tıpkı simyacıların kurşunu altına çevirme arayışı gibi, kültürel simyacılar da: ( Biraz kendime entel süsü mü verdim burada 😉 )
- Gündelik rutinleri → anlamlı ritüellere,  
- Sıradan fikirleri → devrimsel hareketlere,  
- Toplumsal 'gürültü'yü → sessiz ama kalıcı izlere dönüştürür. 
 
Tarihte buna ornekleyebilecegimiz  cok fazla kisi ve tecrubelere sahibiz.

Özetle: "Başarı"nın yeni tanımı, optimize edilmiş çabayla üretilen kalıcı değerdir.

Gürültüyü duyar gibiyim. 
Simyayı , altına donusturmek size kalmış.

“Gerçek simya, başarıyı değil anlamı dönüştürmekte.”
                                                                                 

                                                   —Yigit Brave Cesur | Apr 8, 2025





7 Nisan 2025 Pazartesi

Bir Makine Öğrenmesi Tutkununun Büyü Defteri ve Kirli İtiraflar

 



Bir Makine Öğrenmesi Tutkununun Büyü Defteri ve Kirli İtirafları

 

Merhaba "from sklearn import hayat_kurtar" dostlarım! Bugün, ML yolculuğumdaki "fit() basınca her şey hallolur" safsatasından, "neden çalışmadı?" çığlıklarına uzanan trajikomik hikayemi anlatacağım. Veri büyüsü yaparken düştüğüm çukurlar, yaktığımız modeller ve öğrendiğimiz  dersler. Hazırsanız, ezberci büyücülükten, akıl yürütme bilgeliğine giden yolda kaybettiğimiz "accuracy"ları bulalım!

 

"Mükemmelmiş Gibi Davran, Kimse Sorgulamaz!"

 



1. Fit() Tuşuna Basınca Her Şeyi Çözdüğümüzü Sandığımız O Masum Günler

"Kod çalıştı, accuracy %90! Ben bir dahiyim!" diye LinkedIn’e post atarken, aslında:

  • Hiperparametrelerle kumar oynayan bir korsan,
  • Val_loss’a körü körüne inanan bir hacı,
  • Ve "Neden bu model?" sorusuna "Çünkü Kaggle'da popüler!" diyen bir kopyala-yapıştır ustasıydım.

Gerçek şu: Scikit-learn'de fit() demek, mikrodalgaya su koyup "Çay yaptım!" demeye benziyor. , veya pizza atıp şef olmaya benziyor.




2. İstatistik Bilmezsek, Model Bizi Bilir Mi?

Bir eğitmen "İstatistik önemli ama şart değil" deyince, içimdeki normal dağılım anormal oldu. İtiraf ediyorum:

  • Confusion Matrix’i, hayatımdaki karmaşayla karıştırdım.
  • Dağılım? "Dağınık masaüstüm gibi bir şey herhalde
  • p-değerini, Puan mı veriyorlar?"  .
  • Gradient Descent’i, bisikletle yokuş aşağı kaymak zannettim.

İstatistik bilmeyen ML’ci, haritayı yakıp GPS’e güvenen gezgin  gibidir. Sonra "Neden kayboldum?" diye sorar.




3. Metriklerle Dans: Rakamlar Bize Yalan Söylemez, Ama Her Şeyi Anlatmaz!

"Accuracy %99! AUC 1.0!" diye sevinirken, modelin:

  • Kedileri kopek,
  • Krediyi reddettiği müşteriyi “Bitcoin al!" veya” Sansinizi Rulette deneyin” diye yönlendirdiğini fark etmiyoruz.
  • Ve SHAP’ın Marvel değil, modeli sorgulama aracı olduğunu fark etmedik. yoksa mahkeme kapısında *"Ama accuracy %95’ti!"* diye ağlarsınız

Not: Overfitting, sevgilinin "Seni asla bırakmam" deyip ertesi gün terk etmesi gibidir.




4. Makine Öğrenmesi Günlükleri: Biraz Karmaşa, Biraz Merak

Zamanla öğrendim ki ML, "doğru cevabı bulmak" değil, "yanlışın nerede olduğunu anlamak".

  • Model %90 doğru mu? Güzel, ama %10 hata nerede?
  • Feature Importance yoksa, model kararlarını "Rüyamda gördüm!" diye mi açıklayacağız?
  • Ethics? Evet, o bir şey yemek değil! Modeliniz "kadınlar teknik direktör olamaz" diyorsa, accuracy ne kadar yüksek olursa olsun yanlıştır!

Bu iş, "veriye dokunan sanat" ile "matematiğe dayanan bilim" arasında gidip gelmek.




5. Ustalaşma Yolu: Freni Anlamak

Backpropagation'ı anlamadan derin öğrenme yapmak, arabayla otobanda giderken frenin ne işe yaradığını bilmemek gibi. Bir gün duvara çarparsınız!

Çözüm:

  • "Nasıl çalışır?" diye sor.
  • "Neden çalışmıyor?" diye kazı.
  • "Bu karar adil mi?" diye dert et.

Unutmayın: Kütüphaneler sihir değil, araçtır. Gerçek ustalık, "import tensorflow" değil, "Bu tensor neden burada?" diye sormaktır.




6. Hiperparametre Avcıları: Random Search’ün Kurbanları

Hiperparametre optimizasyonu yaparken: 

- Grid Search ile tüm kombinasyonları deneyip, "En iyisi 42 numaralı ayar!" diye not alıyorsunuz. 

- Bayesian Optimization’ı duyunca, "Thomas Bayes’in torunu mu bu?" diye düşünüyorsunuz. 

 

Gerçek şu: Hiperparametre aramak, markette gözü kapalı çikolata seçip sonra hepsini tek tek tadıp “Aha! Bu fıstıklısıymış” demek gibi veya  radyo frekansı ayarlayıp “Şarkı güzel ama biraz cızırtılı, bir tık sola alayım…” diye uğraşmaya benziyor.




7. Etik mi Dediniz, Yeni Bir Python Library mi?

Modeliniz: 

- Kadın başvuruları görünce kredi oranını düşürüyor,

- İsimden etnik köken tahmini yapıyor ve “riskli” etiketini yapıştırıyor,

- Ve siz "Ama accuracy %95!" diye savunuyorsunuz. 

 

Tebrikler! "Etik? Ben NumPy ve Istatistik  biliyorum!"** rozetiniz hazır.  

Unutmayın: Bias’lı modeliniz bir gün sizi "adil algoritma" davasında bekliyor olacak.  

 



Son Söz: Buyucu olmayalim.

 

Neden herkes modelin iç dünyasını merak etmek yerine, LinkedIn'de "%99 AUC!" diye böbürleniyor? Belki de CV'mize "ML Uzmanı" yazınca egomuz tavan yapıyor. Ya da "gradient descent" ile "grand theft auto" arasındaki farkı bilmeden, en kolay terimleri seçip kendimizi kandırıyoruz.

Ama gerçek şu:

·         Kod yazmayı bırak, önce sor: "Bu model neden böyle çalışıyor?". Cunku , "Süper model" diye bir şey yoktur, "doğru soruya cevap veren model" vardır.

·         Kütüphaneler sihir değil, araçtır.Itiraf etmeliyim ki , bazen cok buyuk kisayollardir. Ama  import tensorflow yazmakla "Bu tensor neden burada?" diye sormak arasındaki fark, çırakla bilge arasındaki farktır.

·         Ethics dusun, Bias’lı veriyle beslenen model veya "Accuracy yüksekse sorun yok" demek, gerçek dünyada "kadınların maaşını düşük tahmin eden" bir sistem haline gelebilir. Bias'lı bir model, adalet mahkemesinde sizi bekleyen bir davadan farksızdır. Bu karar adil mi?

·         Ezberlemeyin, anlayın.  Sorularla yaptiginizi tekrar deneyin , baska metodlari sorgulayin modellerinizde. Ornegin , Aritmetik Mean yerine ‘ Geometrik Mean’ ile bir deneyeyim deyin.

·         Karistirmaktan , kurcalamaktan cekinmeyin , hatta bir cok seyi bir arada dusunun.

·         Sonuç almak değil, "Bu sonuç gerçek dünyada neyi değiştirir?" diye sorgulayın.

  Çünkü bu iş:

 ·         "Veriye dokunan bir sanat" ile, "matematiğe dayanan bir bilim" arasında gidip gelmektir.

 

Yoksa elinizde: 

·        Çalışan bir model değil,
Çalışıyor gibi yapan bir illüzyon kalır.



P.S. Adam Optimizer’ın beta’sını hâlâ tam bilmiyorsanız, üzülmeyin. Hepimiz "import pandas as pd" yazıp hayata tutunuyoruz.

Not: Bu yazıyı okuyup "Acaba SHAP mı öğrensem?" diyenlere selam olsun!



For English 

                                                                      

                                                         —Yigit Brave Cesur | Apr 7, 2025

6 Nisan 2025 Pazar

Thales'in kuyusu






Thales’in Kuyusu


Thales, gözlerini gökyüzünden ve gezegenlerin hareketlerinden ayırmayan bir filozoftu.
Bilgiyi kazanç için değil, gerçeğe ulaşmak için arıyordu. Bir gün, bahçede yürürken, yukarıya öylesine
odaklanmıştı ki bir kuyuya düştü. İnsanlar onun bu hâline güldüler.

“Önünü bile göremeyen bu yaşlı adam, yıldızları nasıl anlayacak?” diye alay ettiler.

Hatta bazıları, “Madem bu kadar bilge, neden zengin değil?” diye sordu.

Belki haklıydılar. Ama sadece gördüklerine inananlardı, ya da sadece duyduklarina.Bu  sadece bir kazara düşüş değil; insanın bilgiyle hayat arasında kurmaya çalıştığı o hassas dengeydi.
Ama Thales’in amacı zenginlik ya da değersiz metalleri altına çevirmek değildi.O gun , Yine de, Thales,
insanlara bilginin değerini onların anlayacağı şekilde göstermek istedi. Ve dogru bildigini yapmaya
devam etti. Sahip olduğu bilgi sayesinde, bir sonraki baharda zeytin hasadının çok verimli olacağını
tahmin etti.

Civardaki tüm zeytin sıkma makinelerini satın aldı ve topladı. Zamanı geldiğinde, zeytinler Thales'in
tahmin ettiği gibi bol miktarda hasat verdi. Ancak, insanların elinde bu zeytinleri sıkıp yağını çıkaracak
yeterli sayıda makine yoktu. Thales, tüm makineleri toplamıştı ve kapısına gelip makine isteyen herkese
yüksek fiyattan satışını yaparak iyi bir kazanç elde etti.

Bu, sessiz ama derin bir direnişti. Kendi değerini sessizlikle gösteren bir insanın cevabıydı bu.

Thales’in kuyusu, insanın duygusal, finansal ve psikolojik olarak en dip noktasını görmesini simgeliyor.
Kuyu, bu derinliklerin, en zayıf, en kırılgan, belki de en kaybolmuş hissettiği anları ifade eder. Belki
de insan en büyük kararlarını, dibe çarptığı yerde verir. Kuyuların dibi bazen geleceğin filizlendiği
yerdir.
Ancak, bu düşüş, aslında bir ayağa kalkış hikayesidir—belki de hasadı alma zamanıdır.
Çünkü bazen en büyük hasat, kuyunun dibinde başlar.

Bu kuyu ,metaforunu ben cok sevdim.

Bazen kuyu ne kadar derin olursa olsun , gorebildigin sadece ya gokyuzu ya da yildizlardir, bir umut ,
bir direnis gibi. İşitme kaybı ve tinnitus, sesleri değil ama  Sessizlikten kaçamadım.
O yüzden içime döndüm. Belki de orası hep bekliyordu beni. ( Adini ne koyarlarsa koysunlar). 
Sessizlik geldiğinde, konuşmak değil, düşünmek istersin.
Düşündükçe içeriye doğru çekilirsin.
İçeride kalmak, bir sistem gerektirir — çünkü sessizlik dağınıklığı kaldırmaz.

Ve sistemin sürdürülebilmesi için ritim gerekir: bir tür süreklilik. Tekrar tekrar ve yine ve yeniden.
Çünkü biliyorum ki, insanlar değişir. Koşullar değişir. Hatta sen bile değişirsin. Her eksikliği ve
doğruluğu kabul ederek, bu oyun hep devam eder.

Her birey, bu oyunda kalmak zorundadır. Sadece oyunda kal. Sana ne derlerse desinler. 

Ve Sonunda Thales Dedi Ki:
“Ben bilgiyi yalnızca gerçeğe ulaşmak için ararım, zenginlik için değil.”
Bu, her şeyin maddi kazanç uğruna yapıldığı bir dünyaya verilmiş en güzel derslerden biridir.
Ve çok yakında...

Thales’i çok daha iyi anlayacaksınız.

Çünkü hepimiz bir gün kendi kuyumuza düşeriz. Ve oradan yıldızlara bakmayı öğreniriz.

Cunku , hayat , her zaman ogretiyor.
                                                                                       —Yigit Brave Cesur | Apr 6, 2025

For English - Follow me my Linkedin
The Well of Thales


20 Mart 2025 Perşembe

Sen sadece - Only you



SEN SADECE


Ölüme katlanabilirdim seninle,
Yalniz Senin için...

Sen bana bile katlanamıyorsun,
Bir hiç kimse! 

           —Yigit Brave Cesur |  Mar 20,2024

    

--------------------------------------------

                       

ONLY YOU


I could endure death —

Only for you...


Yet you can't even endure me,

Not even for no one.


              —Yigit Brave Cesur |  Mar 20,2024




26 Şubat 2025 Çarşamba

Bir kutu M&M, bir güvenlik testi ve hayatın içindeki gizli sinyaller


Titanic’i Buzdağı, Sahneyi M&M Yıktı. 

Aslında bu yazının başlığına, herkes gibi bir M&M fotoğrafı koymalıydım. Ama bu kez dikkatinizi başka bir yere çekmek istedim. Çünkü bu yazı bir kutu şekerlemenin ötesinde; detayların hayat kurtaran gücüyle ilgili.

1980’lerin efsane rock grubu Van Halen, konser kontratlarına oldukça tuhaf bir madde eklerdi:
“Sahne arkasında kesinlikle kahverengi M&M bulunmayacak.”

Bu kural, sözleşmenin 126. maddesinde gizlenmişti adeta.
Peki ama neden? Bir kutu şekerin içindeki bir renk neden bu kadar önemliydi?

Aslında bu madde, grubun uyguladığı zekice bir güvenlik testiydi.
Van Halen, dev sahne sistemlerinin güvenliği için yüzlerce teknik detay içeren kontratlar hazırlatıyordu. Kahverengi M&M yasağı ise organizatörlerin bu kontratı gerçekten okuyup okumadığını anlamanın bir yoluydu.
Eğer sahne arkasında kahverengi M&M'ler varsa, bu, diğer kritik güvenlik kurallarının da göz ardı edildiği anlamına geliyordu.

Nitekim bir konserde, M&M uyarısını önemsemeyen ekip, sahnenin çökmesine neden olan ciddi hataları da fark etmemişti.

Grubun davulcusu bu stratejiyi şöyle açıklıyor:
“Uçağa binmeden önce motoru kontrol eden teknisyen, pervane vidalarını da sayar. Bizim M&M’lerimiz de o vidalardı.”

Bu sadece müzik dünyasında geçerli değil. Aynı yaklaşım farklı alanlarda da karşımıza çıkıyor.

Aklıma okuduğum birkaç dipnot geldi:

  • NASA, astronot adaylarına verilen talimatların arasına "siyah çorap giy" gibi saçma görünen maddeler eklerdi. Bunu atlayanlar, kritik prosedürleri de es geçiyor demekti.

  • Toyota, bir arızada “Neden?” sorusunu beş kez sorarak kök nedeni bulmayı hedefler. Toyota Rules kitabında bu detaydan uzun uzun bahsedilir.

  • Steve Jobs, ürün kutularının açılış hissini test etmek için tuvalet kağıdı ruloları kullandığında da aynı dikkat beni şaşırtmıştı.

Bu prensibi günlük hayatta uygulamak zor değil. Hatta mükemmel bir kontrol mekanizması için fırsat bile olabilir.

Aklıma gelen örnekler biraz "tuzak" gibi gelebilir ama:

  • Deneyimli bir avukat, müvekkilinin ifadesini alırken “Dün kahvaltıda ne yediniz?” gibi görünürde alakasız bir soru sorabilir. Bu detay, tanığın hafıza güvenilirliğini test etmek içindir.

  • İş yerinizde verilen belgelerin arasına kasıtlı olarak “Bu belgeyi okuduysanız, ofis müdürüne ‘Van Halen!!!’ yazılı bir not iletin.” ibaresi eklenebilir. Bunu fark etmeyen biri, diğer önemli belgeleri de atlamış olabilir.

  • Post-it’lerinizi ters çevirip asın. “Bu neden ters?” dedirtmesi bile dikkatinizi o nota yönlendirebilir. Ben bunu kendime sık sık yaparım. Çünkü orada boş post-it durmaz; bir şey söylemek ister.

Bu hikâyeye Harvard Business Review okurken denk geldim. Hatta Harvard’da ders olarak okutuluyor olması beni ayrıca etkiledi.

Unutmayın, Titanic’i batıran şey buzdağının görünmeyen kısmıydı.
Diyebiliriz ki:
Titanic’i buzdağı, sahneyi M&M yıktı.


Detaylar sıkıcı gelebilir ama hayat kurtarır.
Ve evet… bazen – hatta çoğu zaman – ben de sıkıcı olabilirim.
Ama sıkıcılığın içinde saklı olan detaylar, belki de en çok güvenebileceğimiz şeylerdir.

“Gerçek dikkat, görünmeyeni fark etmekle başlar.”


English                                                                                       

                                                          —Yigit Brave Cesur | Feb 26, 2025

23 Şubat 2025 Pazar

Sermaye Gücüyle Şekillenen Küresel Aşırı Sağ Hareketler - Global Far-Right Movements Shaped by Capital Power




Bu, Yeni Siyaset Dalgası'nın benim tanımım.

---------------------------
ABD gibi güçlü bir ülkenin Alman orijinli başkanı ve Güney Afrikalı orijinli baş DOGE danışmanı, original vatandaşı olmadıkları bir ülkede yabancı düşmanı politikaları körüklüyorlar.
İlginç bir şekilde, Almanya'nın aşırı sağcı AfD partisi, yabancı düşmanı gündemini ilerletmek ve oy toplamak için kendi kökeninden olmayan bu aynı danışmanın desteğine güveniyor. Bu, siyasetteki derin fırsatçılığı ve ikiyüzlülüğü vurguluyor. Sermaye gücüyle şekillenen küreselci aşırı sağ hareketlerinin en önemli örneklerinden biridir: küresel sermaye, kendi etkisini pekiştirmek için yerel milliyetçi ve yabancı düşmanı söylemleri körüklüyor.

---------------------------


Bize inandırmak istedikleri kadar aptal mıyız yoksa farkında mıyız?

Yazinin devamini okumaya basladiysaniz, biraz farkindasiniz demektir. Yapay zeka (AI), sosyal medya ve teknolojik ilerlemeler, yeni bir endüstri devrimini başlatırken, bu değişim sadece ekonomiyi değil, siyaseti ve toplumu da derinden etkiliyor. Ancak bu süreç, "tekno-feodalizm" adı verilen bir sistemi de beraberinde getiriyor. Bu sistemde, teknoloji devleri ve zengin oligarklar, güçlerini artırmak için yabancı düşmanlığı ve milliyetçi söylemleri kullanıyor. Peki, bu durum onların işine mi geliyor? Kesinlikle evet. Tekno-feodalizm, bir avuç teknoloji devi ve zengin oligarkın, dijital dünyada modern feodal lordlar gibi davrandığı bir sistem. Bu gruplar, verilerimizi, dikkatimizi ve hatta siyasi tercihlerimizi kontrol ederek, ekonomik ve siyasi güçlerini pekiştiriyor. Yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik gibi kutuplaştırıcı söylemler, bu gücü korumak ve genişletmek için kullanılan etkili araçlar haline geldi. Örneğin, ABD gibi güçlü bir ülkenin Alman kökenli başkanı ve Güney Afrika kökenli baş danışmanı, kendi vatandaşı olmadıkları bir ülkede yabancı düşmanı politikaları savunuyor. İlginç bir şekilde, Almanya’daki aşırı sağcı AfD partisi, kendi politikalarını ve propagandalarını yürütürken, yine kendisinden olmayan, orijinal kökenli olmayan bu baş danışmanın desteğine ihtiyaç duyuyor. Bu durum, siyasetteki fırsatçılığın ve ikiyüzlülüğün ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Bu, sermaye gücü ile şekillenen globalist aşırı sağcılığın tipik bir örneğidir: küresel sermaye, yerel milliyetçi ve yabancı düşmanı söylemleri destekleyerek, kendi gücünü pekiştiriyor. Yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik, toplumları bölerek dikkati asıl sorunlardan uzaklaştırır. Ekonomik eşitsizlik, işsizlik ve sosyal adaletsizlik gibi temel meseleler yerine, insanların öfkesi "öteki" olarak görülen gruplara yönlendirilir. Bu, oligarkların ve teknoloji devlerinin, sistemdeki adaletsizliklerin sorgulanmasını engellemesine yardımcı olur. Yabancı düşmanlığı, insanların gerçek sorunlara odaklanmasını engelleyerek, oligarkların güçlerini korumasını sağlar. Toplumlar bölündüğünde, insanlar birbirine karşı mücadele ederken, güç sahipleri arka planda işlerini yürütmeye devam eder. Teknoloji devleri, kutuplaştırıcı içerikler sayesinde daha fazla veri toplar ve bu verileri siyasi manipülasyon veya reklam gelirleri için kullanır. Yapay zeka, oligarkların bu stratejilerini daha da güçlendiriyor. AI, insanların davranışlarını analiz ederek, onları korku ve öfke temelli içeriklere yönlendirebiliyor. Bu, yabancı düşmanlığı gibi söylemlerin daha hızlı yayılmasını ve daha derin bir şekilde benimsenmesini sağlıyor. Sosyal medya, bu manipülasyonun en güçlü araçlarından biri haline geldi. Platformlar, algoritmaları sayesinde kullanıcıların ilgi alanlarını ve duygusal tepkilerini analiz ederek, onları belirli içeriklere yönlendiriyor. Bu, yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik gibi kutuplaştırıcı söylemlerin daha hızlı yayılmasını sağlıyor. Aynı zamanda, sosyal medya, oligarkların ve teknoloji devlerinin toplumu kontrol etmek için kullandığı bir araç haline geldi. Ancak bu manipülasyonun bir diğer boyutu da eğitim kalitesini düşürücü politikaları desteklemek. Oligarklar ve güç sahipleri, insanların cahil kalmasını ve düşünme tembelliği içinde olmasını tercih ediyor. Çünkü düşünmeyen, sorgulamayan ve eleştirel bakış açısından yoksun bir toplumu yönetmek çok daha kolaydır. Eğitim sistemlerinin zayıflatılması, bilgiye erişimin kısıtlanması ve medya okuryazarlığının önemsenmemesi, bu stratejinin bir parçasıdır. Brexit, 2016 ve 2024 ABD seçimleri ve son Almanya seçimleri gibi olaylara bakın. Tüm grupları ve bu grupların genetiğini de AI ile çıkararak, basit algoritma ayarlamalarının nasıl manipüle edebileceğini gösteriyor. Bizi gerçek sorunları yok sayıp, dikkat dağıtma teknikleri, sosyal medyadaki akıl oyunları, AI amplifikasyonu ile bizi aptallaştırma çabaları. Aslında düşünmemiz gereken, aptallaşan mı biziz yoksa aptallaştırılan mı? Yoksa bizim aptal olduğumuzu bilen bu kesim ikinci dereceden mi suçlu? Yoksa asıl suçlu biz miyiz? Peki, insanlar bu manipülasyonların daha fazla farkına mı varıyor, yoksa korku temelli anlatılar hala kolayca etkileyebiliyor mu? Artan bilgi erişimi ve eleştirel söylem, bazı kesimleri daha bilinçli hale getirse de, ekonomik belirsizlik ve sosyal değişim dönemlerinde bu tür söylemlerin duygusal çekiciliği devam ediyor. Ben düşündüm ve yazdım. Siz bari okuyup düşünün!! Bu yazının okunması, belki de algoritmaların engeline rağmen gerçekleşti. Belki de bu yaziyi okuduysaniz , hem siz hem ben sansliyim .

Farkında mıyız?

                                                                        —Yigit Brave Cesur | Feb 23, 2025

13 Şubat 2025 Perşembe

Hipokrasi / İkiyüzlülüğün Pençesi



İkiyüzlülüğün Pençesi

Hayat bazen insanı öyle bir noktaya getirir ki, akıl ermez.
Benim başıma gelen de tam olarak böyle bir şey.
Aileme, anneme ve babama küfür eden birini affetmem isteniyor. Herkesin icinde.
Affetmeyince de, tepki gösteriyorlar.
Beni yalnızlaştırıyor, dışlıyor, hatta aforoz ediyorlar.
Çünkü affetmiyorum.

Ama bir dakika...
Bu insanlar kim mi?
Sevdikleri kişiye toz kondurmayanlar.
En küçük eleştiride gözleri dönenler.
Hatta kendi annesini bile affedemeyenler.

Bu düpedüz çifte standart.
Kendileri için her durumda kılıç kuşananlar, bana gelince “affetmek erdemdir” nutukları atıyor.
Kendi değerlerini ölümüne savunanlar, benim aileme edilen küfürleri hoşgörüyle karşılamamı bekliyor.
Bu sadece ikiyüzlülük değil, duygusal manipülasyonun ta kendisi.

Aileme edilen hakareti affetmemem bir tercih değil, bir değer meselesi.
Bu benim onurum, aidiyetim, sınırım.
Kimse benim değerlerimi hiçe sayamaz.
Hele ki sadece kendi sözünü geçirmek için!

Peki ya Rol Değişseydi? Empati yapabilir misin ?
Aynı küfür sizin annenize, babanıza edilseydi affeder miydiniz?
Cevabınız ‘evet’ ise, ya yalan söylüyorsunuz…
Ya da ben size açıkça söylemeliyim:
Yüzünüze tükürmem gerekir.

Cunku , ayni sevdiginiz kisilere sadece elestiri getirdim diye , beni bile affetmeyen sizler degil misiniz? !!!!

Beni geçtim…
Kendi annelerine, babalarına edilen hakareti affedebiliyorlarsa, bu artık erdem değil, omurgasızlık olabilir.

Bu benim için bir seçim değil, bir duruş.
Onurumun, aileme olan sevgimin, sınırlarımın ifadesi.
Aileme edilen hakareti affetmemem, kimilerinin sandığı gibi bir inat, bir öfke, bir rest değil.
Bu benim duruşum.
Sevgiye, saygıya, aidiyete olan bağlılığım.
Sınır çiziyorum çünkü içim el vermiyor.
Asalet ve durustluk,  bazen “susmak” değil, tam tersine “korumak”tır.
Ve ben ailemi koruyorum.
Hem en ince, hem en kalın çizgimdir bu.


Bana öfke kusanlar, beni yargılayanlar çok iyi biliyor aslında:
Ben bu kişiyi dört ay boyunca gözlemledim.
Destek verdim.
Yanında duranlara da saygılıydım.
Ama tüm bu sabrın karşılığında ,aileme edilen küfür geldi. Suclu , kurban , azmettirici oldum.

Ve işte o an, sınırım keskinleşti.
Ben tepki koyduğumda bile ölçülüyken, onlar beni adima  ve hatta benim icin karar bile verdiler:
Her zaman olduğu gibi, yine beni karşılarına aldılar.
Beni altıncı tekil şahıslarla kıyasladılar. Bu kisiyi tercih ettiler.
Bu kıyas bile başlı başına bir utançtı.

Çok Net olarak soylemek zorundayim ki:
  • Benim sınırım budur.
    Aileme edilen hakaret, benim için kırmızı çizgidir. Nokta.

  • Açıklama yapmak zorunda değilim.
    Kabul edemem. Bu kadar. Fazlası yok.

  • Duygularım önemli.
    Onların ne düşündüğü değil, benim ne hissettiğim gerçek olan.

  • Bu mücadelenin içinde haklı olan benim.
    Her şeyi kaybetme pahasına bile olsa.

Ben sizi affetmesem de…

Siz beni affetmediğiniz için kendinize sorular sorun.

Kimsenin beni, affetmediğim için suçlamaya hakkı yok.

Ve hâlâ beni neden sevemediklerini anlamaya çalışanlara sesleniyorum:

Kendinizi önce aynada bir sorgulayın.
Annelerinizi bile neden affedemediğinizi düşünün.
Sonra gelip benden affetmemi beklemeyin.

Bu benim için bir ‘seçim’ değil.  Değerlerim.

Siz , beni ve degerlerimi ayaklar altina alirken , ben sizi bile korumaya devam edecegim.

Hele Ailemi kufredeni finanse etmek, benim icin , teroru finase etmekten farksizdir. Lafin bu kadar buyugunu de soyleyebilirim size.

BEN COK NET'IM , AMA SIZ COK BULANIKSINIZ.

Ilahi adalet !!

Daha cok konu var, ilahi adaletin teskil edecegi.

                                                                                 13 Subat 2025


---------------------------------------------------------------------------------


In the Grip of Hypocrisy

Life sometimes brings a person to a point beyond comprehension. 

What happened to me is exactly that. 

I'm being asked to forgive someone who cursed my family, my mother and father. 

And when I don't forgive, they react. They isolate me, exclude me, even ostracize me. 

Because I don't forgive.


But wait a minute... 

Who are these people? 

-They're the ones who wouldn't tolerate a speck of dust on the person they love. 

The ones whose eyes glaze over at the slightest criticism. The ones who can't even forgive their own mother. 

This is outright double standards. When it comes to themselves, they draw swords in every situation, but when it comes to me, they preach, "forgiveness is a virtue." They defend their own values to the death, yet they expect me to tolerate the curses hurled at my family.

This isn't just hypocrisy; it's emotional manipulation itself. 

My refusal to forgive the insult to my family isn't a choice; it's a matter of values. This is my honor, my belonging, my boundary. No one can disregard my values, especially not just to get their way!

What If the Roles Were Reversed? Can You Empathize?

If the same curses were directed at your mother, your father, would you forgive? 

If your answer is 'yes,' then you're either lying... 

                      Or I must tell you plainly: I would have to spit in your face. 

Because weren't you the ones who couldn't even forgive me for merely criticizing the people you love?! Forget about me... 

If they can forgive an insult directed at their own mothers and fathers, that's no longer virtue; it might be spinelessness.

For me, this isn't a choice; it's a stance. It's the expression of my honor, my love for my family, my boundaries. 

My refusal to forgive the insult to my family isn't stubbornness, anger, or defiance, as some might think. This is my stance. My commitment to love, respect, and belonging. I'm drawing a line because my conscience won't allow it. 

Nobility and honesty are sometimes not about "silence," but quite the opposite—they're about "protection." And I am protecting my family. This is either my finest or thickest line.

Those who rage at me, who judge me, know full well: I observed this person for four months. I offered support. I was respectful to those around them too. But in return for all that patience, I got curses hurled at my family. I became the guilty one, the victim, the instigator. 
And at that moment, my boundary sharpened. Even when my reaction was measured, they made decisions for me, even about me: As always, they took a stand against me. 

They compared me to sixth-person pronouns. 

They chose this person over me. This comparison alone was a disgrace.

I must state very clearly:

This is my boundary. 

  • An insult to my family is my red line. Period. 
  • I don't have to explain. I cannot accept it. That's all. Nothing more. 
  • My feelings matter. What they think isn't the reality; what I feel is. 
  • I am in the right in this struggle. Even if it means losing everything.

Even if I don't forgive you... 

You should ask yourselves questions because you haven't forgiven me. 

No one has the right to blame me for not forgiving. 

And to those who are still trying to understand why they can't love me, 

I say: First, question yourselves in the mirror. Think about why you couldn't even forgive your own mothers. Then don't come expecting me to forgive. 

This isn't a 'choice' for me. These are my values.

Even as you trample me and my values, I will continue to protect even you. 

Furthermore, 

Financing someone who curses my family is no different from financing terrorism for me. I can say something this strong to you.

I'M SO CLEAR , BUT YOU ARE VERY BLURRY.

Divine justice!! 

There are many more issues where divine justice will be served.

                                                                                               February 13, 2025







2 Şubat 2025 Pazar

Asimetri - Asymmetry




Asimetri

Benim cahilliğim ,senin beni bilmediklerin ,

Senin bildiklerin , benim bilmeyi umursamadıklarım 

          ve 

           senin benim hakkimda bilmeyi umursamadigin 

 kadardı.

                                          —Yigit Brave Cesur | Feb 2, 2025


----------------------------

Asymmetry

My ignorance was as vast as the things you didn’t know about me,  

The things you knew were the ones I never cared to learn—  

And the things you never cared to know about me. 

                                                            —Yigit Brave Cesur | Feb 2, 2025


30 Ocak 2025 Perşembe

Muhatap - Addressee



MUHATAP

Bırak konuşsunlar .
Söyleme bilmesinler.

Lal olacağına,
Yol ol, bitsin. 
Ayak izlerin götürsün seni, 
Susmanın şarkısına —  
Bırak ufuk söylesin.    

         —Yigit Brave Cesur |  Jan 30,2025

 


---  

ADDRESSEE

Let them talk. 
Speak not—let them never know.

Rather than fall mute,
Become the road. Let it end.
Let your footprints lead you
To silence’s own hymn—
Let the horizon speak.

         

            —Yigit Brave Cesur |  Jan 30,2025



12 Ocak 2025 Pazar

Infaz - Execution



Infaz 


Hatalıyım diyorum, anlatıyorum. 

İncindim diyorum, söylüyorum. 

Kusursuz sanan sana, neyi nasıl düzeltebilirim? 


Her adımda yargıda ben, 

Suçlu ben, 

Azmettirici sen, hep firarda ve özgür.

                               —Yigit Brave Cesur |  Jan 12,2025



Execution

I say I'm wrong, I explain.  

I say I'm hurt, I share.  

To you, who think you're flawless, how can I fix anything?  


With every step, I'm the one judged,  

The guilty one,  

While the instigator remains on the run and free.

                                 —Yigit Brave Cesur |  Jan 12,2025


Ya Sen Ya hic !

 yalnız sen ve ben isek ,  Tek yol  sana çıkar.  Sen , ben ve başkaları ise , Ben tek , siz hepiniz !                        Yigit Brave Ces...